28 Haziran 2011 Salı

Biteni bitirebilmek.

Sanırım burayı gelecek hayallerimi anlatan saçma bir blog olmaktan kolay kolay kurtarmam mümkün olmayacak, yazık oldu cidden. En azından bundan sonra düşündüklerimi daha sade bir dille yazmak aklımda bulunsun. Bugün Haziran'ın 28'i, günlerden salı, saat 23.18 ki bu her an değişebilir. Havadaki rüzgar, önceki günlere göre daha az şiddetli olmakla beraber yine de hatrı sayılıyor. Yine de gökyüzü pek bi renksiz, pek bi şekilsiz... Tek bir yıldızın bile gözükmediği bu gecede içimi kasvet kapladı diyebilirim. Herneyse, şu günlerdeki en büyük emelim fotoğraf makinesi almak. Hatta bunun için para da biriktiriyorum, mutluyum. Kimi şapşalları çok özledim, kimi şapşallara da artık 'bitti' diyebilmek için cesaret toplamaya çalışıyorum.

Demek bitti hersey!
Bir yaz aşkı gibi geldin geçtin...
Tüm hayaller, tüm beklentiler,
Onca söylenen güzel sözler...
Alabora oluverdi bir ayrılık dalgasıyla...

Demek gidiyorsun!
Peki git öyleyse yalnızlığına,
Bu sefer sana dur demeyeceğim!
Cok kararlısın belli sesinden...
Her insan ne yaparsa kendine yapar
Bu sefer üzülmeyecegim,
Hatta açıklama bile beklemeyeceğim!
Ömrümden kaç gün aldın giderken bilinmez...
Ve bilinmez kaç gün daha yaşarım sensiz!

Biten değil, biteni bitiren daha çok yıpranıyor emin olun.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Palas Pandıras.

Sınava hazırlanma dönemlerinde anlıyorsunuz ki eğlendiğinizde, kaytardığınızda hatta iki dakika oturup bir şeyler atıştırdığınızda bile suçluluk duyuyorsunuz. Ya da en azından benim için bu böyle. Ara ara çevrenizdeki arkadaşlarınızdan kendinizi soyutluyor, boş bakışlarla ortalıkta avanak gibi geziyorsunuz. Sinemada çok istediğiniz birkaç film olmasına karşın arkadaşlarınıza aman hiç film yokmuş diyor, küçük kardeşinizle rezalet bir animasyon filmine gittikten sonra çıkışta e hani film yoktu diyen arkadaşınızla karşılaşıp yalan bahanelerle durumu örtbas etmeye çalışıyorsunuz. Hoş tablo aslında :) Dediklerimin olması için illaha da çok çalışmanız gerekmiyor, sadece stresik bir modda olmanız her şeye kadi malesef. Yine de bazen herkesin arada sırada yaptığı eğlenceli 'fanzetileri' vardır. Fantezi derken bu kadar yazmama karşın henüz küçük olduğum gerçeğini göz önünde bulundurarak eğlence anlamındaki fanteziden bahsettiğimi anlamışsınızdır herhalde. Mesela benim kimsenin okumayacağını, kimsenin yorum bırakmayacağını bile bile eğlenmek için açıp sürekli yazı bıraktığım şu blogum gibi... Ha laf açılmışken sınav mınav dedim strese soktum gerçi ama heniüz Orta 3 öğrencisi olup bu düzeyin sınavından yakındığımı bilmenizi de isterim, kim bilir belki şu an biri bunu okuyup pııırt diyordur daha yaşı kaç sınav diyor. Değil mi ama? :) Küfredip seni üniversitede göreceğiz de diyebilirsiniz tabi. Yine de SBS'ye hazırlık dönemi belki de benim büyük bir sınava ilk hazırlanışım olduğundan hayli işkenceli geçiyor. Bu dönemde sürekli devam ettirdiğim küçük eğlencelerim var tabi, örneğin kitap okumak gibi... Genelde her tarzda, her şekilde, her yerde okurum. Hatta ailemin benim için uygun bulmadığı kitapları da gizlice okurum. Bununla bağlantılı olarak sanırım diyebilirim ki nerede felsefe romanı ben orda, tabi işin içinde felsefe olunca cinayet romanları da ilginç geldiğinden korku filmlerini severim mesela. Ama gerçekten iyi olan korku filmlerini veya dram veya hani şu sonu çok şaşırtan ''aa, oo'' dedirttiren filmleri... Gerçi bildiğim kadarıyla 13 yaş sınırını yeni aşanlarda böyle bir durum gayet makul diyeceksiniz de resmen saplantılı olduğumu söyleyebilirim korku filmleri, cinayet romanları vs. konusunda... Sonra bunun yanında çok pis bir ayakkabı takıntım vardır, her ayakkabıyı giymem. Kırk yılın başı ayakkabı alırım, paçavra haline gelene kadar aynı ayakkabıyla yürür giderim arkadaş. Yürürken karoların içine basmaya da özen gösteririm hani. Küçük bir oje koleksiyonu için atılımlara başlamış iken girişimlerim annem tarafından engellendi, şu an bir 15 tane falan ojem olması gerek. Bunlar niye yazdım onu da bilmiyorum gerçi ama bu kadar yazmışken devam edeyim bari, şu ana kadar kendimi pek tanıtmamışım yazılarımda. Gereksiz bilgi olarak niteleyebileceğiniz her şey inanın yazmaktan çok hoşlaştığım şeyler :) Mesela ayaklarımın 39-40 numara olması, gözlerimin koyu renk olması, tırnak yapımın kötü oluşu ve benim düzeltmek için her türlü şeyi yapışım vs. vs. Meslekler ve alanlar konusuna da takıntılıyım, söylemeden geçmem. Sanırım hala karar verememiş olmak pekçok şeyi etkiliyor. Bana kalsa eşit ağırlık derslerini alırım, Edebiyat ve Matematik on numaradır benim fakat şöyle bir şey var ki sayısal yoksa bana meslek de yok arkadaşım. Sanırım mesleğim için ilgi alanlarımın biraz geresinde kalacağım çünkü ilgi alanlarımı mesleğe dönüştürebilme şansımı çoktan kaybettim. Örneğin; konservatuara girmek gibi... Ben keman çalıyorum, piyano biraz çalabiliyorum, sesim çok fena sayılmaz iyi yani ama müzik alanındaki kariyerin sonunu göremediğim için bu alana hiç bulaşmadım. Çizimim fena değil ama onun da sonunu göremedim. Yazılarım iyi, bunun üzerinde hala düşünüyorum. Moda, endüstriyel tasarım, hala düşünüyorum. Biyoloji, genetik hala düşünüyorum. Tıp, eczacılık belki? Mimarlık, hala düşünüyorum. Her düşünceme garip şeyler sokuşturmam çok yazık. İzmir'de yaşıyorum ve pazar günleri İzmir'in havasının keyfini çıkarmaya adet haline getiren biri olarak abartılı olarak yüz pazardır dışarı çıkabilen biri değilim. Suyu, yağmuru, denizleri, gölleri, akarsuları hatta mavi gözleri bile çok severim. İzmir bu anlamda tüm beklentilerimi karşılayan bir şehir. Bilirsiniz palmiyeleri ünlüdür İzmir'in şayet bizim okulun bahçesinde bile üç beş palmiyeden fazlası var. Nasıl benim gelecek hayallerim var, lise, üniversite, meslek hayallerim var ağaçların da hayalleri olmalı. Onlar da doğru yerlerde yaşamalı, çoğaltılmalı, insanlar bilinçlendirilmeli. Hatta benim için yaşadığımız dünyanın en büyük ünlüleri onlar, fotoğraflanmalılar bile. Bilirsiniz telefon kameralarıyla fotoğraflamak pek parlak olmuyor, ilk işim profesyönel bir makine edinmek ve onların pozlarını yakalamak. Fotoğrafçılıkla da ilgileniyorum fakat ortada bu iş adına pek bir faaliyetim yok, umarım lisesi bir fotoğrafçılık kulübü ardına küçük bir kurs beklentilerimi karşılayabilir. Madem bu kadar derine indim, yabancı diller ve çevirilerle de ilgilendiğimi söylemem pek hoş olur. Harry Potter'ın ilk kitabını İngilizce olarak okumuş, bilmediğim kelimeleri sözlükten bakıp bir kenara yazmıştım. Bayağı eğlenceli olmuştu tabi. Üçüncü dil olarak tercihim Fransızca tabi ama şansıma Almanca da olabilir, yine de meslek sahibi biri olarak yurtdışında bir hayatım olursa araştırdığım ve ilgililerle konuştuğum üzere yaşadığım yer Fransa olacak. Güzel, hayallerime başka bir gün de devam edebilirim sanırım. Sonuçta büyümek için önümde daha çok gün var...

& Bugün önereceğim şarkı sizde bir dejavu yaratabilir, tabi ben bilemem :)
What the Hell ~ Avril Lavigne

20 Kasım 2010 Cumartesi

Yılların Fenomeni Harry Potter.

Harry Potter'ın klasik bir hikayesi vardır, muhakkak bilirsiniz. J.K Rowling ya da asıl adıyla Joanne Rowling'in bu takma adı neden kullandığını da biliyor olmalısınız. İsmini "J.K. Rowling" olarak kullanmasının sebebi, ilk kitabın yayımcısı Blommsbury'in korkusudur. Blommsbury; genç erkeklerin, kitabın yazarının kadın olduğunu öğrendiklerinde, kitabı okumamak istemesinler diye ismini erkek ismine benzetmek için "J.K. Rowling" şeklinde kullandı. * Bilindiği gibi 4 saat rötarlı bir Manchester-Londra tren yolculuğu sırasında aklındaki kırıntıları birleştirerek Harry Potter ve Felsefe Taşı'nın kurgusu ve karakterlerin taslağı kafasında yer edinmişti. Rowling, düşüncelerini bir kitap olarak 1997 yılında yayımladı ve yardım fonuyla geçinirken bir anda çok satan yedi kitabından sadece ilki sayesinde eline oldukça yüklü miktarda bir para geçti. Elbette sadece ilki bile çok para getirebiliyorsa elbette dünyaca ünlenip bir fenomen olduktan sonra Rowling, İngiltere'nin en zengin kadını seçildi. Bu başarının altında yatan derin ve engin bir hayalgücü var, öyle ki bu kadar şeyi nasıl düşünebilmiş diye ben çok şaşar ve takdir ederim J.K Rowling'i. 1 Şubat 2002 yılında Harry Potter ve Felsefe Taşı, Türkiye'de de vizyona girdi. Tahminen o sıralarda 5-6 yaşlarındaydım ancak sinemaya gittiğimi de çok net hatırlarım. Özellikle yasak ormana girdikleri sahnede onlarla beraber korkmuş, okula ilk giriş heyecanını onlarla beraber yaşamış, minik Harry'le korkmuş yine onla sevinmiştim. Diyebilirim ki ilk quidditch maçını da tekrar tekrar izleyebilirim. Ateş Kadehi'ne kadar sadece sinemaya gidip kuru kuru izledikten sonra nihayet filmleri kitabını okuyup da gitmeyi akıl edebildim. :) Ateş Kadehi de dahil tüm filmlere kitabı okuyup gittikten sonra karşılaştırma yapmak elbette kaçınılmaz oldu.

Neyse, bildiğiniz gibi Harry Potter'in son filminin birinci kısmı geçtiğimiz çarşamba vizyona girdi. Filmi sinemalarda görmek elbette çok büyük bir zevk fakat Harry Potter benim için bir filmden çok öte artık bir yaşam tarzı gibi. Hp olmasaydı sizi temin ederim ki hayatım şu an bu noktada olmaz, bu blogda da yazıyor olmazdım. Tahminen Zümrüdüanka Yoldaşlığı ve Melez Prens arasında rp'ye başladım ve Redimus dediğimiz grubumuza katıldım. Bu sayede pekçok değerli arkadaş hatta kardeş edindim. Küçüklüğümde hatırlarım Kids dergisi her Harry Potter filmiyle beraber bir yazı ve poster verir, o ayki kapağı da mutlaka Hp yaparlardı. O Kids'ler ve onlardan çıkan posterleri hala saklarım, Azkaban'ın bile posteri var o derece :D Ama küçüklüğümü, küçüklüğümden ziyade o günleri çok hem de çok özlüyorum. Daniel'i izleyip izleyip aşık olmayı, Emma'nın güzelliğini kıskanmayı ve bir insan nasıl bu kadar güzel melek mi diye düşünmeyi, Rupert'in tatlılığını ve canlandırdığı yarı ezik karakter Ron'u özlüyorum. Laf aramızda son filmde Ron kendini epey aşıyor, hatta son filmde de değil Ron sadece ilk fimlerde ezik bir karakter olarak karşımızda kalıyor. Kısaca mazide :) Fazla uzattım sanırım, direk son tutkuma geçiyorum yani yazımın esas konusuna...
Harry Potter için sinema salonuna ilk girişimde 5-6 yaşlarındaydım son girişimde ise 14 yaşında olacağım, elbette part 2'den bahsediyorum. Yılların fenomeninin son buluşu her ne kadar beni de çok üzse ve derinden sarssa da bilirsiniz ki güzel olan her şeyin bir sonu vardır ve bazı şeyler tadında bırakılmalıdır. Rowling'in elbette başka kitaplar yazmasını, yeni bir seriye başlamasını canı gönülden isterim ancak Harry Potter'in devamını yazmasını asla istemem. Dokuz günlük (bizlere dershane dolayısıyla beş günlük) kurban bayramı tatilinde soluğu Kuşadasında alan kokoşumu cuma gününe kadar bekledim ve kolundan tutup Hp'ye götürdüm, ah evet harikayım. Müthiş sabrımdan söz etmiyorum bile, çarşamba günü gitmek varken cuma günü gittim kendimden nefret ediyorum lakin Ege Park'ın dev perdelerinde hayatımın tutkusunu izlemek cidden mükemmeldi. Öncelikle filmin kitapla doğru orantılı şekilde gidişi gayet hoşuma gitti, yani genel olarak. Bazı kısımlar atılmış veya hoş eklemeler yapılmıştı ancak bence serinin kurguya en sadık kalan ve senaryosu en güçlü filmiydi. Başlangıç sahnesi; Dev ekranda Warner Bros'un logosunun belirmesi heyecanlanmama sebebiyet verse de heyecan yerini zamanla göz yaşlarına bıraktı en azından benim için. Hermione'nin anne, babasının hafızasını silişi, arka planda çalan müzik o anı bana gerçekten yaşattırdı şayet pekçok yerde de yine aynı şekilde...

Ben şahsen Harry ve Hermione'nin sevgili olması taraftarıydım, tabi Ron da pek tatlı ama ve lakin canışım Ece'nin aksine bence Hermione ve Harry daha çok yakışıyorlar. Hadi öyle olmasa bile Ginny bana hiç sıcak gelmiyor, soğuk bir kız gibi geliyor. Harry'le yakışmıyor bence. Bu sözlerimden elbette dans sahnesini beğendiğimi anlamışsınızdır lakin tüm salonun nefesini tuttuğu o anda ben de herkes gibi o kadar heyecanlandım ve sevindim ki gözyaşlarımı gözümün içinde tutmak için ekstra çaba harcadım. Söylemeden de geçmeyeyim filmin müzikleri de yerindeydi, her ana yaraşır farklı bir melodinin kulağımıza varması pek hoştu. İster yedi Potter sahnesi olsun, ister dans sahnesi veya Daniel'in boxer'la kaldığı gölden kılıcı alma sahnesi hepsi bende aynı duyguyu yaşattı. Sevinç, hüzün ve çocukluğumu akıp götüren bu fenomenin içinde yer alanların da kocaman oldukları... Müthiş bir şey bu, torunlarımıza anlatılacak şeyler <3 Son olarak Dobby'nin ölüm sahnesinde de ağlamaklıydım, üstüne üstlük filmin en akıl almaz sahnesinde üzüntümden gülerek salondaki çoğu kişinin küfretmesini bile sağlamış olabilirim. Filmlerde Hermione ve Harry arasında bir çekim olduğunun farkındasınızdır herhalde, sanırım hem bu ilişki taraftarlarını hem de Ron ve Hermione taraftarlarını mutlu etmek istiyorlar ancak görünen köy klavuz istemiyor malesef. Bu anlar mesela: Ateş Kadehi'nde Hermione'nin balo salonuna girerken Harry'nin ona büyülenmiş şekilde bakması veya Melez Prens'te Hermione'nin, Harry'nin omzunda ağlaması veya da son filmi izleyenler anlar izlemeyenler içinse son filmde de söylediklerime dair büyük kalıntılar bulacaklar. Filmi sadece izlemek için izlemedim, elbette kuru kuru da izlemedim. Bendeniz sadece izleyen bir tip değil, izlediği veya okuduğu şeyleri kafasına adeta kazıyan biriyimdir. Kitaptaki diyaloglar aklımda yer ettiği için karşılaştırmaları rahatlıkla yaptım. Ayrıca yaptıkları her büyünün de ne işe yaradığı otomatik olarak kafama yerleşti bile. Tıpkı diğer filmlerinde de olduğu gibi kafamın içindeki küçük liste hala işlek sonsuza kadar da işlek olacak benim için çünkü Harry Potter benim için bir film değil bir yaşam tarzı.

Şarkımız elbette belli Nick Gave - O'Children
& Bu parçaya da Harry ve Hermione'nin filmde dans ettiği anda çalan parça uyar elbette. Muhakkak dinleyin, kendinizden yitip giden çocukluğunuzdan izler bulabilirsiniz. Sihirli günler! :)

24 Ağustos 2010 Salı

Solan Çiçekler.

Bugün mutlu muyum üzgün müyüm henüz çözebilmiş değilim açıkça, hissedebildiğim ya da daha doğrusu hissedemediğim tek şey bacaklarımın yakında yitip gideceği. Ağrıdan kıvrım kıvrım kıvranırken üstelik yazın bu sıcağında daha suya ayağımı basmamışken yanımdakilerin tatillerinden bahsetmesi gücüme gidiyor, şu günlerde dershanenin başlaması gücüme gidiyor, herkesin puanımı sorması gücüme gidiyor, orası olmazsa burası olur demeleri gücüme gidiyor, saçma sapan sorularla hayatımın meşgul edilmesi gücüme gidiyor. Ve ilkokul gibi ezik bir addan sıyrılacağım son dönemime de giriş yaptım bugün resmi olarak... Kırtasiyeden siyah kaplı bir defter aldım, mümkünse tüm senemi o defterle geçirmeyi diliyorum ama kim bilir? Herkes şu günün nasıl olduğunu sorup duruyor, var ya bugün harikaydı aslında. Dershaneye bi gittim, havamdan geçilmiyordu. Yerleştim en ön sıraya, klima püfür püfür, öğretmenlerle hemen kaynaştım, yeni arkadaşlar edindim, dersleri sevdim oo mis desem de inanmayın. Açıkça bugün çok iğrenç bir gündü, yer bulamadığım için arkadaki sıralardan birine oturdum ( bknz: babam kalkamadı. ) Geçen seneden birkaç arkadaşım vardı anca onlarla iletişime geçtim, yedi sınıf içinden üçüncüde olduğumu öğrendim ve annem tarafından birinciye geçiş için elimden geleni yapacağıma dair minik bir söz verdirttirildim. Hayalim birinci sınıfa çıkıp özel sınıfa girmek desem de yemeyiniz lütfen, bu hayaller benim değil çok sevgili geniş ailemin hayalleridir. Üstüne bi de minibüste kıro adamların bakışlarını çektim, indim bi saat yürüdüm. Tüm gün mal mal oturdum eczanede, eczanede olduğum için bir halt da edemedim sonra babamla ufak bi atışma falan öyle geçti gitti bugün. Sonuç; aşırı yorgunum ve bitik bir durumdayım, ayakkabım da vurdu zaten. Tek istediğim 511 220. Anlayan anladı ;) Vee burdan sitemizin arka planından tırsan Talha'nın kardeşi Efe'ye selamlarımızı gönderelim, çoook tatlıdır o şimdi yerim. Şu aşırı kasvetli havayı bozup bunu yazmak da iyi oldu şimdi neyse canlarımı özledim. Mesajlarım durmadı zaten, evet işte final merak etmeyin canlarım siz olduğunuz sürece ben de varım ve harikayım. Hatta bomba gibiyim, geleceğim için çok çalışmam gerektiğini biliyorum ama seneye salıyorum. Ow yea. Evet bugünün şarkısı Efe'ye gelsin, çok öptüm ^^
& The Pretty Reckless - Make Me Wanna Die.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Tozpembe.

Saçların mı ıslak yoksa ıslak mı yaşamak dedim.
Senin için rüzgardan sonra hep yağmur mu var?
Gözlerin mi faldı yoksa sıkıldın mı sorulardan?
Hiç geçmez mi gözlerinden bu sonbahar?

Bu satırları yazmaya başladığımda saat 17.27 idi, gönderdiğimde saatin kaç olduğunu beraber göreceğiz. Günlerden pazartesi, ev bomboş, müzik son ses. Teoman'dan Kupa Kızı ve Sinek Valesi'ne takıntılı olduğum zamanlardan kalmayım. Bugünlerde Nil aşkım tuttu, elbette Didoyla beraber. Kız çok orjinal, güzel, kendine has bir tarzı var aslında. Küçükken oturup saç fırçasıyla bağıra çağıra şarkı söylemeyi getirtiyor insanın aklına. Yarın dershanem başlıyor, kendimce bir bunalıma mı girdim çözemedim ama dört kilo vermişim. Dolabımdaki hiçbir şey olmuyor, anneminkilere sardım ama onda da pek bir şey bulamadım. Alışverişe gitmem gerek ama ona da gidemedim *-* Kendimi iğrenç hissediyorum, ortalık serin kanepede oturmuş sırtımı duvara dayamışım. Laptopu kucağıma almış, bir yandan bizimkilerle konuşurken bir yandan da buraya döküyorum bazı şeyleri. İşte bir senem daha iyisiyle kötüsüyle acısıyla tatlısıyla ve dişimi sıka sıka başlıyor, seneye tercih yapıyor ve Karşıyaka Anadolu Lisesi'ne yerleşmeyi planlıyorum. Her şeyin hayırlısı olsun ^^ Bundan sonra burası benim karalama defterim olacak, aklıma estikçe yazacağım belki saçma sapan konuşacağım ama bir şekilde dökeceğim içimi. Takipte kalın. ^^ 17.56 ~ Tozpembe...
& Teoman * Kupa Kızı ve Sinek Valesi.