31 Ocak 2011 Pazartesi

Palas Pandıras.

Sınava hazırlanma dönemlerinde anlıyorsunuz ki eğlendiğinizde, kaytardığınızda hatta iki dakika oturup bir şeyler atıştırdığınızda bile suçluluk duyuyorsunuz. Ya da en azından benim için bu böyle. Ara ara çevrenizdeki arkadaşlarınızdan kendinizi soyutluyor, boş bakışlarla ortalıkta avanak gibi geziyorsunuz. Sinemada çok istediğiniz birkaç film olmasına karşın arkadaşlarınıza aman hiç film yokmuş diyor, küçük kardeşinizle rezalet bir animasyon filmine gittikten sonra çıkışta e hani film yoktu diyen arkadaşınızla karşılaşıp yalan bahanelerle durumu örtbas etmeye çalışıyorsunuz. Hoş tablo aslında :) Dediklerimin olması için illaha da çok çalışmanız gerekmiyor, sadece stresik bir modda olmanız her şeye kadi malesef. Yine de bazen herkesin arada sırada yaptığı eğlenceli 'fanzetileri' vardır. Fantezi derken bu kadar yazmama karşın henüz küçük olduğum gerçeğini göz önünde bulundurarak eğlence anlamındaki fanteziden bahsettiğimi anlamışsınızdır herhalde. Mesela benim kimsenin okumayacağını, kimsenin yorum bırakmayacağını bile bile eğlenmek için açıp sürekli yazı bıraktığım şu blogum gibi... Ha laf açılmışken sınav mınav dedim strese soktum gerçi ama heniüz Orta 3 öğrencisi olup bu düzeyin sınavından yakındığımı bilmenizi de isterim, kim bilir belki şu an biri bunu okuyup pııırt diyordur daha yaşı kaç sınav diyor. Değil mi ama? :) Küfredip seni üniversitede göreceğiz de diyebilirsiniz tabi. Yine de SBS'ye hazırlık dönemi belki de benim büyük bir sınava ilk hazırlanışım olduğundan hayli işkenceli geçiyor. Bu dönemde sürekli devam ettirdiğim küçük eğlencelerim var tabi, örneğin kitap okumak gibi... Genelde her tarzda, her şekilde, her yerde okurum. Hatta ailemin benim için uygun bulmadığı kitapları da gizlice okurum. Bununla bağlantılı olarak sanırım diyebilirim ki nerede felsefe romanı ben orda, tabi işin içinde felsefe olunca cinayet romanları da ilginç geldiğinden korku filmlerini severim mesela. Ama gerçekten iyi olan korku filmlerini veya dram veya hani şu sonu çok şaşırtan ''aa, oo'' dedirttiren filmleri... Gerçi bildiğim kadarıyla 13 yaş sınırını yeni aşanlarda böyle bir durum gayet makul diyeceksiniz de resmen saplantılı olduğumu söyleyebilirim korku filmleri, cinayet romanları vs. konusunda... Sonra bunun yanında çok pis bir ayakkabı takıntım vardır, her ayakkabıyı giymem. Kırk yılın başı ayakkabı alırım, paçavra haline gelene kadar aynı ayakkabıyla yürür giderim arkadaş. Yürürken karoların içine basmaya da özen gösteririm hani. Küçük bir oje koleksiyonu için atılımlara başlamış iken girişimlerim annem tarafından engellendi, şu an bir 15 tane falan ojem olması gerek. Bunlar niye yazdım onu da bilmiyorum gerçi ama bu kadar yazmışken devam edeyim bari, şu ana kadar kendimi pek tanıtmamışım yazılarımda. Gereksiz bilgi olarak niteleyebileceğiniz her şey inanın yazmaktan çok hoşlaştığım şeyler :) Mesela ayaklarımın 39-40 numara olması, gözlerimin koyu renk olması, tırnak yapımın kötü oluşu ve benim düzeltmek için her türlü şeyi yapışım vs. vs. Meslekler ve alanlar konusuna da takıntılıyım, söylemeden geçmem. Sanırım hala karar verememiş olmak pekçok şeyi etkiliyor. Bana kalsa eşit ağırlık derslerini alırım, Edebiyat ve Matematik on numaradır benim fakat şöyle bir şey var ki sayısal yoksa bana meslek de yok arkadaşım. Sanırım mesleğim için ilgi alanlarımın biraz geresinde kalacağım çünkü ilgi alanlarımı mesleğe dönüştürebilme şansımı çoktan kaybettim. Örneğin; konservatuara girmek gibi... Ben keman çalıyorum, piyano biraz çalabiliyorum, sesim çok fena sayılmaz iyi yani ama müzik alanındaki kariyerin sonunu göremediğim için bu alana hiç bulaşmadım. Çizimim fena değil ama onun da sonunu göremedim. Yazılarım iyi, bunun üzerinde hala düşünüyorum. Moda, endüstriyel tasarım, hala düşünüyorum. Biyoloji, genetik hala düşünüyorum. Tıp, eczacılık belki? Mimarlık, hala düşünüyorum. Her düşünceme garip şeyler sokuşturmam çok yazık. İzmir'de yaşıyorum ve pazar günleri İzmir'in havasının keyfini çıkarmaya adet haline getiren biri olarak abartılı olarak yüz pazardır dışarı çıkabilen biri değilim. Suyu, yağmuru, denizleri, gölleri, akarsuları hatta mavi gözleri bile çok severim. İzmir bu anlamda tüm beklentilerimi karşılayan bir şehir. Bilirsiniz palmiyeleri ünlüdür İzmir'in şayet bizim okulun bahçesinde bile üç beş palmiyeden fazlası var. Nasıl benim gelecek hayallerim var, lise, üniversite, meslek hayallerim var ağaçların da hayalleri olmalı. Onlar da doğru yerlerde yaşamalı, çoğaltılmalı, insanlar bilinçlendirilmeli. Hatta benim için yaşadığımız dünyanın en büyük ünlüleri onlar, fotoğraflanmalılar bile. Bilirsiniz telefon kameralarıyla fotoğraflamak pek parlak olmuyor, ilk işim profesyönel bir makine edinmek ve onların pozlarını yakalamak. Fotoğrafçılıkla da ilgileniyorum fakat ortada bu iş adına pek bir faaliyetim yok, umarım lisesi bir fotoğrafçılık kulübü ardına küçük bir kurs beklentilerimi karşılayabilir. Madem bu kadar derine indim, yabancı diller ve çevirilerle de ilgilendiğimi söylemem pek hoş olur. Harry Potter'ın ilk kitabını İngilizce olarak okumuş, bilmediğim kelimeleri sözlükten bakıp bir kenara yazmıştım. Bayağı eğlenceli olmuştu tabi. Üçüncü dil olarak tercihim Fransızca tabi ama şansıma Almanca da olabilir, yine de meslek sahibi biri olarak yurtdışında bir hayatım olursa araştırdığım ve ilgililerle konuştuğum üzere yaşadığım yer Fransa olacak. Güzel, hayallerime başka bir gün de devam edebilirim sanırım. Sonuçta büyümek için önümde daha çok gün var...

& Bugün önereceğim şarkı sizde bir dejavu yaratabilir, tabi ben bilemem :)
What the Hell ~ Avril Lavigne

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder